Psikoloji Kulübü Üyeliği

Anormal davranış dediğimiz şeyler aslında anormal bir duruma karşı verilen normal tepkilerdir. Yani Türkçesi: Iyi ki vardırlar. Hadi gelin bazı psikolojik rahatsızlıklar üzerinde bir tur atalım ve bakalım gerçekten öyleler mi?

PTSB sizin ağır duygusal hallerde imdadınıza yetişen “only in emergengy” (sadece acil durumlar için) düğmesi gibidir. Beynin “bu acı senin kaldırmayacağın kadar ağır” deyip sistemi geçici olarak bloke etmesinin, algının fişini çekmesinin adıdır PTSB. Yani düşünün ki sizin bilincinizin de gerisinde neyi algılamanız, neyi algılamamanız gerektiğine karar veren bir başka mekanizma var. Ve bu mekanizmanın elinde makas ara sıra film şeridine şak diye makas atıyor, film bir süreliğine duruyor ve iyi ki de duruyor.

Örneğin deprem oldu, bazı kişiler bir gecede ailesinin tamamını toprak altında bıraktı. Tam bir cinnet senaryosunun metinleri yazılır gibi diyeceksiniz. Ama değil. Beyin “bi dakkaaa!” der ve algı çat diye durur. Sonra o kişileri deprem bölgesinde eli cebinde gezerken, kameralara el sallarken görürsünüz. Dersiniz ki annen yok, ablan kayıp! Oralı bile olmaz. Daha sonra (bazen 6 ay, bazen daha da fazla) kişi durumu nispeten toparlanmış bir hayat düzeni içinde fark eder, bir anda uykudan uyanır gibi. Elbette yine acı nöbetleri geçirir, yasını tutar; ama çok uzamadan geri gelir. Kaldığı yerden devam eder. Sinir bozucu bir durumla karşılaştığında kahkahayı basanları siz de görmüşsünüzdür; sakın kızmayın onlara. Vardır bilinçdışının bir planı deyin ve saygı duyun bu hayret verici mekanizmaya. Olayları olduğu anda değil de aylar sonra nispeten hafifletilmiş yaşam şartları içinde algılamak, bilinçdışının kişiye hazırladığı olağanüstü bir jesttir.

Yaşamaktan ödünüzün koptuğu şeylerle dolu travmatik bir gün geçirdiniz. Kendinizi eve zor attınız, yatağınıza uzandınız. Bir taraftan uykuya dalıp o tatsızlıklardan bir an önce uzaklaşma arzusu, bir taraftan da yarın sabah yine aynı travmatik ortama uyanacağının endişesi derken gözleriniz kapanıyor. Sabah kalktığınızda kendinizi bambaşka bir yerde, üzerinizde size ait olmayan (hatta sizin tarzınızı bile  ansıtmayan) kıyafetlerle, hiç bilmediğiniz birilerinin yanında buluyorsunuz. Hatta o kadar ki farklı bir insan olduğunuzun bile farkında değilsiniz. Birisi adeta gece girip bedeninizi ele geçirmiş, beyninizi kenara itip içeri girmiş. Sonra girdiğini bile unutturmuş. Masal gibi geliyor değil mi? Ama dünya üzerindeki binlerce çoğul kişilik bozukluğu vakalarına baktığınız zaman hikaye bundan hiç farklı değildir:

İçimde bir yabancı var!

“Yirmi Ocak 1887’de, Birleşik Devletler’de, bir yerel gazetede bir kayıp ilanı yayınlandı. Vaiz Ansel Bourne bir sabah evinden ayrılmış ve bir daha geri dönmemişti. Eşi, onun son yıllarda kendini kaybetmesine yol açan tuhaf nöbetler geçirmeye başladığını ve birkaç saat süren bu nöbetlerden sonra doğduğu yerlere dönmekten söz ettiğini söylüyordu.

Bir süre sonra olay unutulmaya başlamıştı. Ancak başka bir sabah, Pennsylvania’da bir adam yatağında korku ve şaşkınlık içinde uyandı. Çevresindekilere buraya nasıl geldiğini sormaya başladı. Adının Ansel Bourne olduğunu söylüyordu. Belleğinde, aradan geçen iki ayla ilgili hiçbir anı yoktu. Iki ay önce, evinde yatağa girip gözlerini kapadığını anımsıyordu. Sonra gözünü açmış ve kendini burada, bir başka eyalette, tanımadığı insanların arasında bulmuştu.

Kasabalılar onu, A.J.Brown olarak biliyorlardı. Altı hafta önce atlı tramvaydan inmiş, biraz parası olduğunu, bir iş kurmak istediğini söylemiş, bir dükkan kiralamış, rafları kırtasiye malzemesi ufak tefek şeylerle doldurmuş, kimseye olağan dışı bir şey döndüğü izlenimi vermeyen küçük bir tüccar olarak günlük yaşamdaki yerini almıştı.

Bourne, sonra Rhode Island’a, eski yaşamına geri döndü. Birkaç saatliğine kendini kaybetmesine yol açan nöbetler sürüyordu. Bir süre sonra, bir ruh doktoruna başvurdu. 

Ancak, doktoru, tüm çabalarına karşın A.J.Brown’ı Ansel Bourne ile birleştirmeyi başaramadı.” (Levent Mete, Içimizdeki Yabancı)

Hani duymuşuzdur, şu aynı bünye içinde birden fazla kişilik taşıma hali ve kişinin ondan ona ondan ona zıplaması. Kişinin elbise değiştirir gibi kişilik değiştirmesi. Kişi bazen Ahmet olur belirli kişilik özelliklerine sahip, bazen onunla hiçbir ilgisi olmayan Fatma olur. Bir terapi odasında onlarca kişiliğin dolaştığı bile olur. Ve kritik nokta kişi bundan haberdar bile değildir, farkında olmadan yapar. Bir anda jestleri, mimikleri, ses tonu, karakteri, kendine ve etrafa bakış açısı değişir, adeta kişi o role ışınlanır. (Makinist ve Kimlik filmlerini seyredenler muhtemelen ne demek istediğimizi daha iyi anlıyorlar.)

Acıyla karşılaşıldığı zaman sistem bazen algısını durdurur (PTSB) demiştik. Işte bazen de o acıyı taşımak üzere yeni bir kimlik inşa eder.

Çoğul kişilik bozukluğu çoğu zaman ergenlik çağında ortaya çıktığı, parçalanmış ailelerde, kimsesiz ve terk edilmiş çocukların yetiştiği yurtlarda sık görüldüğübilinmektedir. Alt kişilikler, genellikle aşırı psikolojik yüklenmeler sırasında ortaya çıkmaktadır. Genç kızlarda ve kadınlarda görülme oranı daha yüksektir.

Bu kişilerin rahatsızlığını fark etmesi de bir terapiste başvurması da imkansızdır. Ancak biri tutup kolundan götürecek. Terapist de kişilikleri kendi acılarıyla yavaş yavaş yüzleştirecek ve acıyı taşımak için yedek kişiliklere ihtiyaç kalmayacaktır. Dikkatinizi çektiyse hem PTSB’de hem de çoğul kişilik bozukluğunda tedavi adına kaçınılmaz olan bir acıyla yüzleşme sahnesi mevcuttur. Ancak bunu ne kadar adım adım ve uygun atmosferde yaparsanız baş etmesi o kadar kolay olacaktır ki hastalık görünümlü kurtarıcıların görevi de zaten budur.


 
Kaynak: Uzm.Psk. Erhan Özden

Whatsapp Danışma